Etiketlenen üyelerin listesi

Müslümanlar Atatürk’ü Neden Sevmez.

Bugünlerde, Osmanlı Padişahları başlıklı konuma asılsız iftiralar, diğer Osmanlı konularına ingiliz işbirlikçileri yakıştırmalar ve tarih dışı eleştirenleri gerekçe olarakta; Atatürk ve silah arkadaşlarını, konuların altına asılsızca örnek göstermektedirler.. Ben ise, bu arkadaşlarının sizin söylediklerinizle değilde, kendi söyledikleriyle; Kaynaklarıyla. Yüzü Batı'ya emperyalistlere dönük olan "Yeni Türkiye"nin temel taşı olan Lozan Muahedenamesi, Milli Mücadele nihayetinde İsviçre'nin

Bu konu 3674 kez görüntülendi ve 10 yorum aldı ...

  • Konuyu değerlendir: Müslümanlar Atatürk’ü Neden Sevmez.

    5.00/5,00 puanı 1 kişi oyladı ve 3674 kez incelendi.

Sayfa 1/2 12 SonSon
11 sonuçtan 1 ile 10 arası
  1. #1
    netr0n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-03-12
    Yer
    ίslâறbol
    Mesajlar
    5.562

    Müslümanlar Atatürk’ü Neden Sevmez.

    Bugünlerde, Osmanlı Padişahları başlıklı konuma asılsız iftiralar, diğer Osmanlı konularına ingiliz işbirlikçileri yakıştırmalar ve tarih dışı eleştirenleri gerekçe olarakta; Atatürk ve silah arkadaşlarını, konuların altına asılsızca örnek göstermektedirler.. Ben ise, bu arkadaşlarının sizin söylediklerinizle değilde, kendi söyledikleriyle; Kaynaklarıyla.

    Yüzü Batı'ya emperyalistlere dönük olan "Yeni Türkiye"nin temel taşı olan Lozan Muahedenamesi, Milli Mücadele nihayetinde İsviçre'nin Lozan şehrinde 24 Temmuz 1923 tarihinde imza edilmiştir. Bir tarafta Türkiye diğer tarafta ise başta müttefikler yani İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bulunmak üzere Romanya, Sırp-Hırvat- Slovenya (Yugoslavya) ve Polonya arasında cereyan eden müzakereler, takriben 8 ay devam etmiş ve konferansın 4 Şubat 1923'te kesintiye uğramasıyla iki safhada gerçekleşmiştir. Bu müttefiklerimiz bugün Ermeni soykırımını kabul etmişlerdir.. Bu müzakerelere Amerika ve Rusya müşahid sıfatıyla katılmış, Bulgaristan ise, Ege Denizi'ne bir mahreç (çıkış yeri) talebi dolayısıyla zaman zaman dahil olmuştur. Bu suretle, Türkiye ve karşısındaki devletler arasında cereyan eden müzakereler sonunda ta 1911 Trablusgarp Harbi'nden beri ihtilaflı olan pek çok mesele hallüfasl edilmiş ve karara bağlanmıştır. Ama nasıl?.. Maâlesef taviz üstüne taviz verilerek!..

    Yunan Harbi'nden sonra memleket dahilinde tasavvur ettikleri inkılap hareketlerine girişmek hususunda büyük bir acelesi bulunan ve bunlar için Batılıların fiili ve hukuki tastik ve tasvibini almak lüzumunu hisseden yeni Türkiye liderleri ve onların propagandacıları bugüne kadar devam eden bir "Lozan medih edebiyatı"nı mektep kitaplarına kadar aksettirmeye muvaffak olmuşlardır. Bilhassa Şeflik Devrinde "Takrir-i Sükun Kanunu" ile tedhiş resmileştirilmiş ve talihsiz vatan çocukları "Sevr ölüm, Lozan hayat!.." sloganıyla yetiştirilmişlerdir. Fakat aradan belli bir zaman geçtikten sonra, Lozan Muahedenamesi'nin çarpıklıkları gizlenemez hale gelmiş, Kıbrıs, Adalar ve Musul gibi küllenen kayıplarımız, arzu edilmeyen bir takım tesirlerle gizlenemez hale gelmişlerdir. Böylece Lozan'ın mükemmelliği hususunda Türk umumi efkarında beliren şüphe gelişen hadiselerin yardımıyla gitgide kuvvetlenerek günümüze kadar gelmiştir.

    Bu yeni durum muvacehesinde Lozan'ın bir kere daha ele alınması ve değerlendirilmesi şarttır. Ancak bu değerlendirme yapılırken bugüne kadar kullanılageldiği üzere "Sevr Sulh Projesi"ni miyar olarak kullanmak yanlıştır. Asıl miyar,"Misak-ı Milli" olmalıdır!.. Sevr Sulh Projesi'nin Lozan'ın değerlendirmesinde kullanılmasının yanlışlığı şöylece hülasa edilebilir: Lozan, usulüne uygun olarak karşılıklı müzakerelerle cereyan etmiş, ortaya çıkan muahede metni murahhaslarca imza edildikten sonra iç hukuk kaidelerine göre alakadar devletlerin parlamentolarında tekrar müzakere ve kabul edilmiş ve devlet reisleri tarafından tasdik olunmuştur.

    Sevr ise, Türk murahhaslarına bila müzakere müthiş bir cebir ve terör havası içinde zorla imzalattırılmış, Yunanistan hariç hiçbir devletin parlamentosunda müzakere ve devlet reislerince kabul olunmamıştır. Bu suretle onu gayr-i mer'i kılan, sayısız itham ve iftiralara maruz bırakılmış son Osmanlı Padişahı Sultan Vahîdeddin'in vatanperverane mukavemeti olmuştur. Bu sebeple proje halinde kalmış olan Sevr'i Lozan'ın değerlendirilmesinde esas almak abesle iştigalden başka bir şey değildir. Müzakere mi, Yoksa Hapsedilme mi?

    Sevr'e iştirak eden Murahhaslardan biri olan Operatör Cemil Paşa, hatıralarında bu hususta pek geniş tafsilat vermekte ve Sevr'in imzalanması şartını şöyle anlatmaktadır: "Avrupa'ya eski Sadrazam Tevfik Paşa'nın riyaseti altında gönderilecek Murahhas Heyetinin azası meyanında ben de vardım. Yola çıktık. Yanımızda İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin güya seyahatimiz esnasında muavenet etmek üzere bize terfik ettikleri irtibat zabitleri bulunuyordu. Üç hükumetinde birbirine itimat ve emniyeti olmadığından, hepsi bu suretle yanımıza birer tarassut (gözetleme) memuru koymuş bulunuyorlardı.

    Göz hapsine alınmış bir halde ve yolda hiç kimse ile görüşmeden Paris'e vardık (1 Mayıs 192O). Fakat, Fransızlar Heyetimizi Paris'teki büyük istasyonda indirmediler. Herkes dışarı çıktıktan sonra treni tekrar hareket ettirdiler. Gerisin geri gittik. Diğer bir şimendifer yolundan adeta mahfuzan Versay'a vardık. Orada "Hotel de Reservoires" denilen tarihi bir binaya indik. Fransızlar, Alman murahhaslarını da galiba bu otelde misafir etmişler.

    İçeriye biz girdikten sonra, kapıya da süngülü bir asker konuldu. Bu suretle Fransa, misafirperverliğini bizden esirgememiş oldu! Lakin "misafirperverlik" sözü sizi yanıltmasın. Otel masraflarını biz ödüyorduk! Ve sıkı bir kordon altına da alınmıştık. Değil Paris’e gitmek, hatta yanımızda bulunan Versay Bahçesi'ne bile çıkmamıza müsaade etmiyorlardı. Nerede kaldı ki, herhangi bir şahısla münasebette bulunalım ve görüşelim! Esaret hayatımız ertesi güne kadar devam etti. Fakat artık sabrımız kalmamıştı. Vaziyeti protesto ettik, irtibat zabitlerine:

    "Dünya siyaset tarihinde, şimdiye kadar bir heyeti murahhasaya bu tarzda muamele yapıldığı görülmemiştir." dedik. "Biz, buraya hapsolmaya mı geldik, yoksa sulh konferansında bulunmaya mı?" Nihayet, Klemansonu lütfen bize eylediği müsaade neticesinde serbest olduğumuzu bildirdiler! Meğer Alman murahhaslarından bu hudutsuz atıfeti de esirgemişler!.. Zavallılar, Fransa'da bulundukları müddetçe, aynı binada oturmak, fakat ne içeri ne dışarı çıkmamak ıztırarında kalmışlar! Ve ne de bir ferd ile görüşebilmişler! Eski hanlara benzeyen ve otel adı verilen nesne de güzel bir bina olsaydı, yüreğimiz yanmazdı! Orada her yer pis ve bütün eşya eski idi. İnsan, böyle bir binada uzun müddet oturmak mecburiyetinde kalsa, mutlaka çıldırırdı!

    Birkaç gün sonra, İtilaf Devletleri'nin murahhasları gene Versayın tarihi salonunda bizi kabul ettiler. Loyd Corc Klemanson ve o devrin hemen hemen bütün diplomatları hazır bulunuyorlardı, içeri girdiğimiz zaman ayağa kalkmak nezaketini lütfen gösterdiler. Çünkü Alman Murahhas Heyetini de aynı salonda, aynı vaziyette kabul etmişler; fakat kılını kıpırdatan bile olmamış (Bunu o zaman Fransız Hariciye Nezareti Protokol Şefi olan Mösyü Fukiver söylemişti)! Bize de aynı hakaret yapılmamakla beraber, hepimizi hususi surette hazırlanmış ve salonun bir köşesine yerleştirilmiş bulunan kürsü gibi bir yere çıkardılar! Halbuki, ben, sulh konferansı için ayrılmış olan salona girince, yeşil çuha örtülmüş büyük bir masanın etrafında toplanacağımızı, İtilaf Devletleri murahhaslarıyla karşı karşıya oturacağımızı ve muahedenin her maddesi için ayrı ayrı müzakere ve münakaşada bulunacağımızı zannediyordum. Meğer bu bir hayalden ibaretmiş ve hakikat, acı hakikat başımıza inen bir tokmak gibi bu hayali silip süpürecekmiş! Nitekim heyeti hakime huzuruna çıkan bir maznun gibi muamele görüyor ve muahedelerin maddeleri etrafında münakaşa ve müzakere etmek yerine bir ültimatom alıyorduk!


    Bakınız, kısa bir vakfeden sonra, elinde bir tomar kağıt olduğu halde ayağa kalkan Klemanson ne diyordu: "Efendiler! Siz de harbe, sebepsiz girdiniz. Çanakkale'yi yıllarca kapattınız. Muharebenin dört sene uzamasına, milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verdiniz! Bundan dolayı, bugün size teklif etmekte olduğumuz muahede şartları çok ağırdır, içindeki maddeleri asla müzakere ve katiyyen münakaşa etmeyeceğiz! Onların bir kelimesini bile değiştirmeyeceğiz! Kül halinde ve aynen birkaç gün içinde tetkik ettikten sonra kabul eylemenizi istiyoruz!" Klemansonun bu sözlerinden sonra muahede metnini, daha doğ rusu idam hükmümüzü havi dosyayı bize uzattılar. Tevfik Paşa ayağa kalktı, verilen bir deste kağıdı eline aldı. Fakat zavallının zaten titrek olan vücudu zangır zangır oynamaya başlamıştı.

    Tamamen Farklı

    Sevr'in ortaya çıkmasına amil olan hadiselerle, Lozan'ın imzalanmasına amil olan hadiseler, aynı değildir. Sevr, İttihatçılar’ın mütevali (devam edip giden) ihanetleri neticesi mağlubiyete sürüklenmiş bir devletin murahhaslarınca imza mecburiyetinde kalınmıştır. Lozan'a giden Türk murahhaslarının ise, arkasında Anadolu’da kazanılmış olan zafer vardı. Bu itibarla her ikisinin şartları birbiri ile kıyaslanamayacak derecede farklıydı.

    Bugüne kadar üzerinde yazılıp söylenenlerlede belli olduğu üzere Sevr hayal edilmeyecek derecede kötü bir anlaşma olduğuna nazaran, ondan daha iyi olmak, "daha az kötü olmak" demek değil midir? Şu mukayesenin mantıki neticesi zarureten budur.

    Asgari Vatan

    O halde, Lozan'ı değerlendirmede başka bir kıstasa istinad etmek şarttır. Bu da "Misak-ı Milli" den başkası olamaz!.. Peki nedir Misak-ı Milli ?. Son Osmanlı Meclisi Mebusanı, Mondros Mütarekenamesi'nin imzalanmasından sonra, Müttefiklerden pek kötü teklifler geleceğini tahmin etmiş ve buna karşı yapabilecekleri fedakarlıkların azami hudutlarını çizmişlerdir. Buna göre, maddi ve manevi bütün meselelerde kabul edebilecekleri şartları "Misak-ı Milli"ismiyle 6 madde halinde tespit ve 29 Ocak 1920'de kabul etmişlerdir. Vaki mağlubiyetler sebebiyle realist olabilmek için "asgari vatan" kabul edilen bir hudut çizilmiş ve bundan fazla fedakarlığa razı olunmayacağı belirtilip üzerine yemin edilmiştir!.. İngilizlerin siyasi faaliyet merkezi olarak Ankara’yı ortaya çıkarmak maksadıyla Rauf Orbay'ın da teklifi üzerine Osmanlı Meclisi Mebusanını basması neticesi mebuslar, yeniden seçilenlerle birlikte 23 Nisan 192O tarihinde Ankara’da toplandılar.

    Burada da ilk iş olarak, bu Misak-ı Milli'yi ele almışlardır. O zaman yapılan çeşitli teklifler arasında, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nın hazırlamış olduğu metni eksik bulup, daha geniş hudutlar ihtiva eden yeni teklifler ortaya atıldığı görülmüştür. Ancak o anda da henüz bir zafer kazanılmış olmadığı için yine realist davranmak ve Müttefikleri tahrik etmemiş olmak maksadıyla Osmanlı Meclisi Mebusanı'nın kabul ettiği Misak-ı Milli’ye itibar olunmuştur. Bu demekti ki T.B.M.M'de Misak-ı Milli’yi rehber ittihaz etmiştir. Buna göre: 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütakerenamesi’nin imzası anında, fiilen veya hukuken elimizde bulunan yerler "asgari vatan" sayılıyordu. Lozan'a muzafferen gidildiğine nazaran daha fazlasını istemek lazım gelirken, bu prensip kararına rağmen verilmiş olan tavizler korkunçtur. Ancak şurası da belirtilmelidir ki; Lozan’da maruz kalınan kayıplar sadece "maddi" değil, aynı zamanda "manevi"dir de… Bu bakımdan biz Lozanın’ın kayıplar tablosunu "maddi" ve “manevi" kayıplar olmak üzere iki bölümde işleyeceğiz. Fakat önce bu kayıpıların fiili ve psikolojik amillerini zikredelim:

    Akıl Hocası Bir Hahambaşı

    Lozan Başmurahhası İsmet Paşa , böyle bir müzakere için zaruri olan lisan bilgisinden ve tecrübeden mahrumdu. O derecede ki; bu aczini bizzat itiraf ederek Lozan’a gitmekten itizar ettiği M. Kemal Paşa'nın Nutku'nda bile kayıtlıdır. Ayrıca Lozan yıldönümlerinin birinde gazetecilere bu husustaki acemiliğini bizzat ifşa edercesine: "O güne kadar çizmeden başka hiçbir ayakkabı görmediğini, hiçbir diplomatik faaliyete katılmadığını, salona girerken ayrı bir elbise giyeceklerini sandığını" beyan etmişti. İnönü'nün kulakları rahatsızdı, iyi işitmiyordu. Bu bakımdan müzakereleri takip edebilmek için bir aracı kullanıyordu. Aracılar müşavirlerden seçiliyordu. Peki bu müşavirler nasıldı? Beraberindeki Türk gazetecileri ile birlikte, yüzelli kişiye varan Türk heyeti içinde neler yoktu?.. Bunların arasında kadın ticareti yapmaktan, petrol şirketleri aracılığı peşinde koşanlara kadar ne türlü şahsiyetlerin bulunduğunu anlamak için İkinci Murahhas Dr. Rıza Nur'un büyük bir açık kalplilikle yazdığı meşhur hatıratının "Lozan Bahsi" okunmalıdır!

    Bu heyetin içinde Yahudi Hahambaşısı Hayim Naum Efendi'nin bulunduğu ve bunun İsmet Paşa'ya akıl hocalığı yaptığı, Hilafet pazarlığının bir numaralı amili olduğu dikkate alınırsa muvaffakiyetsizliğin sebepleri biraz daha anlaşılabilir hâle gelir. Gerek Başmurahhas İsmet Paşa ve İkinci Murahhas Rıza Nur ve gerekse heyetteki diğer eşhas, Avrupa karşısında aşağılık duygusuna kapılmış ve Türkiye'yi kendi milli şahsiyetinden vazgeçirerek bir an evvel Avrupa'ya teslim eylemek, her tavizi verip bir an evvel sulhe kavuşmak ve içerdeki "Batılı inkılap" hamlelerine başlamak arzusu bakımından Ankaradakilerden hiçbir farkları yoktu. Bu zihniyeti İnönü yıllarca sonra şu sözeri ile ne güzel ortaya koymaktadır:

    Şapka inkılabından sonra diğer bir arkadaşımızın, Ankara Valisi Yahya Galip Bey'in bir ziyaretini hatırlarım. Aynı zamanda mebus olarak bulunan Yahya Yahya Galip Bey de çok yakınımızdı. Bir teklifi vardı." "Nedir?" dedim.

    "Şapkanın orta yerine bir ay yıldız koyalım; diğer milletlerden farkımız belli olur" dedi. Teklifi bu. Yahya Galip Bey'e:

    "-Canım biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz, sen ne teklif ediyorsun!" diye çıkıştım.

    Peki Dr. Rıza Nur farklı mı düşünüyordu? Hayır. Bakınız o da bu istikametteki sayısız itiraflarından birinde:

    "Bizim şu komisyonda Hristiyanlar'ın evlenme, miras işleri v.s. hakkında Yunanlılar ve diğerleri kıyamet koparıyorlar. Ben bunlara Avrupa kanuni medenisini tatbik etmek üzere olduğumuzu söyleyerek cevap veriyorum."

    Türk murahhaslarının Lozan Konferansı metnini imza günü onları başlarındaki silindir şapka ile gösteren fotoğraf da bu temayülün diğer bir delilidir. Henüz şapka inkılabı yapılmadan şu gayretkeşliği başka türlü izah etmenin imkanı yoktur.

    Dosyaları Bile Yoktu!…

    Türk murahhas heyetinin davalarını ispat için hiçbir hazırlıkları yoktu. Müttefikler oraya muntazam dosyalarla gelmişlerdi. Bizimkiler ise, mevzubahis olan bir eski anlaşmanın metnini dahi temin etmekte güçlük çekiyorlardı. Bu durumu ikinci murahhas Dr. Rıza Nur şu şekilde itiraf ediyor:

    "Bizde ne hazırlık var, ne dosya var. Hiçbir şey yok. Lord Gürzon gibi bir takım resmi diplomatlar burada, hem bunların mükemmel dosyaları vardır. Ne yapacağız!.. Heyeti Vekile bize giderken bir ictimada avuç içi kadar bir kağıda sığan bir talimat verdi. Mustafa Kemal, İsmet ile beni bir kenara çekti dedi ki:

    "Esaslarınız budur, baktınız ki hatta ..... alamıyorsunuz, sözlerinden dönüyorlar, uğraşmayın, ...... sulhu yapın, icap ederse, ...... hiç uğraşmayın!"

    Mustafa Kemal!in de şifahi direktifi bu, hayret ettim. Trakya ile İstanbul'un bize terki meselesi olmuş bitmiş bir mesele gibiydi. Bu adamın fikri ne idi? Bilmem! Galiba ne olursa olsun, sulh istiyor.

    Doğrusu Trakya için zahmet çekmedik, kolay aldık, sadece Dimetokayı boşuna kaybettik. Fakal İsmet Lozan'da Musul için daima bana:

    "Canım, gel şunu bırakalım da, sulh yapalım" der beni zorlardı. Ben:

    "Olmaz, bütün mukavemetleri yapalım." derdim.

    "Canım, sonra boca ederiz, sulhu kaçırırız" derdi. Boca onun tabiridir. Ne yapsın efendisinin emrini icra ediyor. İhtimal İngilizler, Trakya ve İstanbul için de Musul gibi yapsalardı onları da vermek isteyecekti.

    Bereket versin İngilizler bunlara hiç itiraz etmediler. (Adamların buna itirazsından bile korkmuşlar.. Bereket versin diyor ya.. : ) )

    Murahhas heyetindeki dağınıklık, aynı zamanda kifayetsizlikten de kaynaklanıyordu. Bunun tipik misallerinden biri de, tali komisyonda Türkiye namına bulunan Tevfik Bıyıklıoğlu'nun, Müttefiklerin Ege Denizinde nota teatisi suretiyle bize resen ve bila münakaşa terkettikleri dört adayı zapta geçirirken, üçe indirilerek koskoca Limni Adasını kendi müşavirimizin hatası neticesinde kaybetmiş olmamızdır. O derecede ki, Lord Gürzon umumi celsede "Herhalde bu adaya ihtiyacımız" olmadığı yolunda bir beyanla bizimkilerle alay etmiştir. Türk murahhas heyetinin

    muvaffakiyetsizliğinin bir diğer sebebi de, kendileri ile Ankara arasındaki diyalog kopukluğudur. Sulhten sonra Rauf Bey'in başvekillikten istifasının belli başlı sebeplerinden biri de budur. Yazışmalar, Köstence üzerinden yapılmakta idi. İngiliz Başvekili Winston Churchil hatıralarında Türk Murahhas riyaseti ile Ankara arasındaki muhabereye Köstence'de el konulduğunu, bunların Londra'da her sabah kahvaltısında müzakere edildikten sonra serbest bırakıldığını alaylı bir dille anlatmaktadır. Şu şartlar muvacehesinde Türk Murahhas Heyeti'nin muvaffak olmasının ve Lozan’dan yüzakıyla dönmesinin imkanı var mıydı?.. Nitekimde olmadı.

    Aklıma Abdülhamit han'ın sözü geldi; Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir!

    Masada verenlere nispet..

    Abdulhamit han derken, Kendisinin siyasi deha olduğunu hatırlatır, şu sözlerinide buna kanıt gösteririm; Göreceksiniz yüzbaşım; ittihatçılar turancılık gayretiyle hem Rusya hem de İngiltere ile savaşa girse Allah (c.c.) göstermesin bu devletin parçalandığına şahit olacağız.

    Tek Partili dönemde (Demokrasi ve Laikliğin tanımının yapılamaması ve san fransizko konferansı)

    Atatürk'ün demokrasi getirdiğini, Laiklik getirdiği söyleyenleri yanıldığını söylemek isterim. Demokrasili döneme geçtiğimiz'de, Atatürk yaşamıyordu! Anlatayım da, yanlışınızı görün..

    1946'da Amerika'nın san fransizko şehrinde bir konferans verildi, bütün dünya liderlerine davet gönderdiler. Bizden Hasan saka gitti.. Hasan saka'ya dediler ki, sisteminiz nedir?

    -Biz dedi Laik, Demokratik Türkiye Cumhuriyetiyiz..

    Adamlar dediki; böyle komik bir Laiklik ve Demokrasi olmaz!

    Neden dedi? Hasan saka.

    Sizde bir parti var, onu'da siz seçiyorsunuz, her hangi bir namzette yok, oy da kullanılmıyor! Halkın seçme hakkı yok! Dendi..

    Eeee napıcaz dedi? Hasan saka..

    Siz dedi çoklu partiye geçip, insanlara alternatif sunacaksınız, halkınıza seçme hakkı vereceksiniz!

    Bunun üzerine Hasan saka, mecburen başını eğdi, ne yapalım; dünya böyle düzen kurmak istiyor. Hitler herkesi yakmış, adamlar bir hitler daha çıkmasın dünya'da diye, ülkeleri demokrasiye davet ediyor.. Meğerse bizdeki demokrasi değilmiş, Mecburen dünya'ya ayak uydurmamız gerekiyor.. Döndü geldi ülkeye, dediki adamlar bizim bu sistemi beğenmiyor, dalga geçtiler benimle; Çoklu partiye geçmemizi istiyorlar..

    Ozaman dediler bizden birisi parti kursun, aynı ideoloji de olsun ama 2. parti olsun halkta bunlardan birini seçsin.. Ama bu hesapları tutmadı ve bu yasanın çıkması ile sağ kesim atağa kalktı ve çoklu parti dönemi bu şekilde ortaya çıktı..

    Velhasıl; Atatürk'ün Demokrasisi, toplumun demokrasisi değildi, sadece belirli bir topluluğu kapsıyordu; Çok partili dönemide Atatürk getirmedi, dünya konjonktürü sayesinde oldu bu.. Ne güzel memleket ya.. olmayan birşeyi olmuş gibi anlatılıyor.. : )

    Peki bu topluluk dediğimiz, hangi topluluk?


    Bu anlatacaklarım belki bir çok kişinin hoşuna gitmeyecek ama ben hiç bir zaman kişilerin gönlünü hoş tutacak yazılar yazmadım.. Ama bu söyledikleriniz geçmişin getirdiği zulümlerden kaynaklanıyor. O yüzden geçmişe gitmekte fayda var..

    Aziz nesin, Atatürk hakkında hürriyet gazetesine verdiği yazısında, aynen şunları söylemiştir;

    Her kim, Atatürk'ü seviyorum ama müslümanım diyorsa, ya ahmaktır ya da yalancıdır diyor.. ve ekliyor; Atatürk din lehine hiç bir şey yapmamıştır, bilakis Aleyhine çalışmalar yapmıştır. Müslümanım diyen biri, asla Atatürk'ü sevmez diyor ve yine ekliyor; Neden sevsin ki?

    Aziz nesinin bu söylediklerini araştırmayalım. bu söylediğini araştırmak için, Sadece sorusunu araştıralım,

    nedir bu soru?

    Neden Sevsin ki? Sorusu..

    O halde, neden sevsinki soruna hep beraber bakalım;

    Cumhuriyet halk partisi ittihati terakki'nin devamıdır. İttihati terakki cumhuriyeti kuran, kadro kadar müstesna fırsatlar elde edemediği için, din aleyhtarı görüşleri kekeme bir üslupla konuşmuştur.. Fakat taraftarı olan gazetelerde bunları daha sarih olarak görmekteyiz. Eğer ben bu kemalist recmin farik fasıfları diyerek sıralayacağım esasları.. Ki, bunları laiklik denen maddenin, aslında ladinilik olduğunu ve alameti olarakta sadece bunun bile öteki fasıflara ittiva edebileceğini anlatabilseydim bu işin evveliyatını söyleyecektim...

    Ozaman kemalist inkilabın ilham kaynaklarını Abdullah cevdetleri, o devrin din karşıtı insanlarını, onların programlarını ve b inzı söyledikleri sözleri inceleyeceğiniz.. Burada bununla ilgili bildiklerimin sadece %2'sini koyduğumun altını çizerek, şurada anlatıkllarımı viewtopic.php?f=2&t=14349&start=60 onuya ekleyip bu söylediklerimin ve söyleyeceklerimin doğruluğuna işaret etmek isterim..

    Bu bir sosyal gelişme.. Bunun arka planı böyle, birde kaderi planı vardır. Müslümanlar bu dinsiz kadronun tokatına müstehak olmuşlar.. Dinsiz diyorum kendileri bunu açıkça söylüyorlar.. Allah bu kadronun onların önünü açmıştır.. Ruhsat olarak tecceli etmiş.. Burada sıraladığımız meselelerin herbirisini sual ile cevaplasam buraya sığdıramam 90 yıla dayandı, maruz görünüz.. Ama şu mesele mühim; Cumhuriyet Halk Partisinin hikmeti vücüdu "İslam dininin tesirini sözde, devlette gerçekte ise, hem devlette hemde efradı millete sıfırlama programıdır.." Bu ittihat terakki ile başlamıştır..

    82 senesinde Temyiz mahkemesi, bir davada diyor ki; Bir üniversite öğrencisi, başını örf icabı örtüyorsa veya soğuktan korunmak maksadı ile örtüyorsa, bunun laiklikle hiçbir alakası yoktur.. Eğer bunu din emrediyor diye örtüyorsa, bu laikliğe aykırıdır.. demiştir. Bunun Laiklikle hiçbir alakası yoktur! Olsa Fransada Laik.. gelelim günümüze.. Şimdi bugün şu başörtüsü laikliğe aykırıdır, bununla ilgili bir hukuki tasarruf yapacak olanlarda bunun akıbetine katlansın diyen bir başsavcının, zihniyetini tahlil edersen, aynı din karşıtı görüşün devam ettiğini görürüz. Örnek; -> Chp...

    Chp başka partiye benzemez devletin kuruluş felsefesi, halk partisinin 6 okudur.. 6 ok da bu partinin ruhudur.. "6 ok, bir parti amlemi" ama meclisin alnında asılıdır.. : )

    Gelelim dindar kesimin Atatürkü, ve kemaliz mi benimsememesine;

    Müslüman birini düşünün ve şunları ona benimsetmeye çalışın.. Aziz nesinin ne demek istediğini daha iyi anlarsınız..

    Aşağıdaki yazılar Atatürk'ün el yazıları ve hatıratlarda yer alan yazılardır..Doğu perinçek Atatürk karşıtı bir adamdı.. Fakat, Atatürk'ün el yazılarını, onun din hakkında söylemlerini okuyunca, bedbaht olmuş ve kemalizme yönelmiştir.. Bu arada Doğu perinçek "Ateisttir.."

    Ozamanlar yayımlanan bir gazete manşeti;




    Gelelim Atatürk'ün söylemlerine;

    Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır.. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türk’ler Arap'ların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türk'lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesidir..

    Atatürk'ün söylemi doğru değildir, neden? Sözde Türkler, Asırlarca yıl şeriatle yönetilmişte, batıl olduğunu anlayamamış.. Hem de süper güç olarak! : )

    Şuraya dikkat ediniz.. Özellikle..

    Hırkasıdır diye bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular halife oldular. Gah şarka, cenuba, gah garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah'a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler, his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadetin öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide

    Peygamberimizin Hırkasına Palaspare, Dine ise, Din-i akide diyor.. Milliyetçiğili, islamdan üstün tutulduğu açıkça görülmekte...

    Atatürk söylemlerine devam ediyor;

    Dini ve "namusu" olanlar kazanamazlar, fakir kal maya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.

    Görüldüğü gibi, yukarıdaki dini sıfırlama programı söylemlerimle karşılaştırıldığında, sözlerim boşa atılmış hipotezler değil; Her birinin arkasında yüzlerce delili vardır.. Ne diyor namusu olanlar, kazanamazlar..

    Atatürk, Söylemlerine devam ediyor;

    Evet Karabekir, arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an'ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edipde aldanmakta devam etsinler…

    Burada daha anlalışır şekilde ne yapmaya çalıştığı görülmektedir..

    Atatürk, Söylemlerine devam ediyor;

    "Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir. İslam ananesinde bu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek vasıtasıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur. Muhammed birdenbire Allah'ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur."

    Vahiy inmemiş sadece fikri doğmuş, ortaya böyle bir iddiaa atmıştır diyor.. : )

    Atatürk, Söylemlerine devam ediyor;

    "Din dediği şey, bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka bir şey değildir. Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla, utanmaksızın tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur. Tüm dönemlerde toplumun kutsallaştırdığı boş düşüncelerden tehlikesizce sıyrılmak imkânsızdır."

    Atatürk, Söylemlerine devam ediyor;

    "Muhammed uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu." "Arabistan'ın muhtelif yerlerinde insan heykellerinden ve nebat resim ve suretlerinden ibaret ağaçtan ve taştan putların muhafazasına mahsup yerler vardı. Muhammed'in neş'et etmiş olduğu Mekke'de ki Kabe denilen mabet bu yerlerin en büyüklerinden idi. İbrahim oğlu İsmail ile birlikte Kabe'yi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceriesvedi getirmişti, bu taş sonradan günahkarların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi sonradan uydurulmuş masallardır."

    Görüldüğü üzere söylediklerinin, Müslümanlıkla ne tür ilgisi-alaka sahibi olduğu, nasıl bir dindar olduğu ortaya çıkıyor. Milletin din-i inanışına, peygamberine, kur'anına nasıl yaklaştığı ortada.. Aynı kafanın bugün forumda devam ettiğine şahit olmuşsunuzdur..

    Bakalım ismet inönü bu konuda ne söylüyor;

    İsmet İnönü; Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlamak değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi.(ki zor da değildir. 2 ayda, 6 yaşında çocuklar çok rahat öğrenebiliyor 'A.B')

    Uzun yıllar devlet eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. (uzun süren harblerden dolayı (A.B'. ) ; vermiş olsaydı şüphesiz ki daha yüksek olurdu. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik.

    Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı."

    Şurada anlatılanlarda O zamanın bir Gazetesinden;

    Din'de yapılanlar kabul edilemez. Allahın, Peygamberin, Kitabın, Dinin, Kubbenin Mihrabın, Ecdadın, nihayet Şehid Mehmedciğin razı olup olmadığı sorulmadan, emrolunan işlerin başlıcalarından birine ait hikaye, etrafına aldığı, Hafızları, Müftüleri, vekilleri, meb'usları, gazetecileri, halk kalabalıklarını ve (Hakimiyet Milletindir) düsturuna yapışık demokratik ölçülerden ibaret yardımcı unsurlar ile ve riyazi bir katiyetle (berveçhibala'dır.) Hüküm ve takdir sizin... Yerebatan camiinden başlanarak, cami, böylece yere batırılmak istenmiştir.

    Kimse kendisini kandırmasın : )


    Bazıları suçu Osmanlıya atmaya kalkıyor ama Müslümanlar neden sevmez konusuna değinmiyorlar bile, buda mantıksız yaklaşımların eseridir.. cumhuriyet olmasa, sen bunları yazamazdın diyen, bazı arkadaşımıza istinaden, şu yazılarımın dikkatle okunmasını arz ederim..

    Osmanlı devletinin en "ağır" dönemi, Abdulhamit dönemidir.. Ermeni vatandaşı olan bir zat, Abdulhamitte bıçaklı saldırıda, bulunmuştur.. Bu hareketi hasıl olamamıştır.. Bunun üzerine dönemin yazarlarından bir yazar, yazısında tüüü, öldüremedin mi diye bir yazı yazmıştır.. Bırakın tepki almasını, evine polis dahi gitmemiştir.. O dönemin yazarıda Teyfik Fikrettir.. Burada kimseye, Tarih dersi vermeye çalışmıyorum ama yanlış, çerçeveden baktığınızıda hatırlatmak isterim.. Bunu yazıyorum, çünkü ecdadımız olan osmanlıya, haksızlık etmeyelim.. Bunun gibi yüzlerce örnek verebilirim..

    Tarihi "salt" sözlerle irdeleyenler, bakın görüyor musunuz; Osmanlının izinden giden Ülkelerin hali ortada.. Böyle bir savunmayı 5 yaşında çocuk yapmaz.. Neyse biraz yazalımda, bilgilensinler.. Türk Milleti'nin teessüsünde müessir olduğu görülen tabiri ve tarihi vakıalar şunlardır;

    A- Siyasi varlıkta birlik
    B- Dil birliği
    C- Yurt Birliği
    D- Irk ve menşe birliği
    E- Tarihi karabet
    F- Ahlaki karabet

    Yukarıda görüldüğü gibi Atatürk, 6 ayrı tarihi vakıa saymakta ve bunların arasında din birliği gibi milyonları etkileyen olguyu dahil etmemektedir. Kendi tarihine karabet, ahlakınada karabet diyerek, Türk birliği dememekte, ırk birliği demektedir..

    İşin mantığına indiğimizde Müslümanlar ümmetçi bir kafaya sahiptir.. Bunları benimsemesi, müslümanlıkla örtüşemez.. Tarihe göz gezdirdiğimizde, Azeri kardeşlerimizi, Rusların sömürüsü altına bırakmış, Türkmenistanı keza öyle, Kafkas keza öyle, özbekistan keza öyle; Ama tarihi bilmeyen, salt düşünce içinde olanlar nedense, "Petrol" cenneti olan, dış güçlerin yıllarca sömürdüğü ülkeleri; Osmanlı izindeler gibi göstermekle ne tür bir saçmalıktan bahsettiğinin farkında bile olmamaktadır.. Ne oldu sonunda? Karabet, yakınlık dedik ve sömürülmelerine göz yumduk, bu mu karabet?

    Bunlar bize yobaz desede, tarihi ve siyasi bilgimiz ile her zaman bildiklerimizi "Osmanlı tokatı" gibi suratlarına çarpmaktan asla vazgeçmeyeceğiz..

    Ateistler, Atatürk'ün ulusalcığını kalkan olarak kullanır, çekiştirir, sol görüşlüsü totalizm'in vermiş olduğu fanatikleşmeyle, Atatürk'ü din-i bütün olarak kendi safına çeker.. Ama Atatürk'ün bu görüşleri için Chp'ye oy veren Ateistleri, sırf kemalist diye, aynı partiyi destekliyor diye, sesini çıkarmaz; Bir ateistin kolundan tutupta, ya kardeşim, sen Atatürk'ün partisine neden oy veriyorsun? Demekten, ona soru sormaktan çekinir.. Ama iş Ak partiye geldiğinde, neden oy veriyorsunuz, ülkeyi ne hale getirecek, bunlar dindar yobazlar diyerek, soru yağmuruna tutarlar..

    Sözüm ona din-i olarak kimseyi eleştirmezler ama ülkenin %50'sinin oy verdiği partiye, neden oy veriyorsunuz sorusunu yöneltirler, bu kesimide yobaz ilan ederler, kafaya bakınki, ülkesinin %50'sini nasıl bir statüye oturtuyorlar.. hani sözde özgürlükçüler ya.. Ama Ateistin Atatürk'ü neden sevdiğini sormaktan çekinip, Dindar kesimi yobaz ve tehdit olarak algılayıp, kendi Milletine çirkin yakıştırmalar yapmaktan kendilerini alı koyamıyorlar.

    Birbirlerinin sırtını sıvazlamaktan, pohpohlamaktan kendilerini hoşnut ederler.. Suçu'da Ak parti, Cumhuriyeti yıkıyor diyerek, yaygara kopartmaktan, Atatürk'ün ulusalcı söylemlerini, prensip sözlerini, Atatürk'ün gençliğe hitabesini kendilerine yontarak, kendilerine misyon edindikleri sözleri, büyük bir hırsla, öfkeyle dindar kesime, "Milletin" seçtiklerine yöneltmeyi iş edinerek, kendilerini sıkılmadan Milliyetçi ilan ederler..

    Şimdi ben bunları söyledim diye, göreceksiniz ki, her iki kesiminde hışmına uğrayacağım ve bunları söylememe rağmen hâlâ birbirlerine soru sormayacaklardır ve yazının doğruluğunu araştırmak yerine, yazının bir yerlerinden kırpıp, netron sen yanılıyorsun diyeceklerdir.. Atatürk'ün kendi ağzından ve arkadaşlarının söylediği şeyleri, yalanlayacak kadar bakar kör olduklarını, bir kere daha ispat edeceklerdir...

    Hiç merak ettiniz mi? Sorduğunuzda ben din ile ilgilenmiyorum derler ama bugüne kadar sağ kesime asla ama asla oy vermezler neden? Çünkü Chp daha cazip geliyor.. Bunlara sebep, Atatürk'ün din için söyledikleri ve yaptıklardır.. Bunlar hayatlarını garanti altına almak için, Atatürk'ü kendilerine kalkan yapıyorlar.. Hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde bir üye, dine hakaret etmiş, kalkan olarakta Atatürk'ün resimini koymuştu.. Bir tane Sol görüşlü müslümanda, sen Atatürk'ü kendi hakaretlerine alet edemezsin demedi.. Buda demek oluyorki, Ataist kesim Chp içinde kendine yer etmiştir.. Chp'nin iktidar olamamasının tek nedeni budur.. Partisinin bu kafalardan kurtarmadığı sürecede iktidar olamayacaktır..

    Sağ kesim asla ama asla Atatürk'ü bir kalkan olarak kullanmadı, karşısında oldu ama asla kalkan olarak kullanmadı.. Sağ kesim Tarihinin önünde kendisini kalkan olarak kullanır.. Ömrüm bu sol kesimin, bu tavırlarını sorgulamakla geçti ve geçiyor.. : )

    İslam-ı ölçüsüzce değerlendirenlere nispet, ideolojisini bunun önünde tutanlara nispet..

    İslam'da Ölçü mü?

    İslam'da Ölçü şudur;

    Beninki benim, seninki de senin; Bu ŞERİATTIR.

    İkincisi: Seninki senin, benimki de senin; Bu TARİKATTIR.

    Üçüncüsü: Ne seninki senin, ne benimki benim; Herşey Allah'ın Bu da HAKİKATTIR.

    Şu sözüde aklınızın bir köşesine kazımakta fayda görüyorum;

    Doğruları söylemeyen, şerefini kaybetmeye mahkumdur Hz. Ali r.a...

    Şimdi en başa dönerek, Aziz nesinin sorusunu Tekrar soralım;

    Neden sevsin ki?

    Ayrıca, bu anlatılanlar, kuyruk sokumundan uydurulmuş hipotezlerde değildir.. Her bir sözümün arkasında kitap, Tarihi araştırma vardır.. Yeterki araştırıp, slogan adamlığından kurtulan olsun.. Amaaan; zorya neyse. : )

    Kaynaklar;

    Teklif Dergisi, Sayı 6..
    Aziz nesin..
    Atatürk'ten Düşünceler, Derleyen: Prof. Enver Ziya Karal..
    Prof. Afet Inan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün Elyazıları.
    Tarih, c. 2, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, Ist., 1931..
    Prof. Afet Inan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün Elyazıları.
    Prof. İlhan Arsel, Teokratik Devlet Anlayışından Laik Devlet Anlayışına..
    İsmet inönü hatıratları..
    2000'ne doğru dergisi...
    TCK’nın 5816 numaralı hükmüne takılabilme ihtimaline binaen alıntının bazı yerleri nokta nokta ile geçilmiştir.
    Bkz. Ahmed Reşid Rey (H. Nazım) Gördüklerim, Yaptıklarım, İst.1945 Sh. 199
    Gariptir ki, Sevr'den proje olarak bahsetmek bize mahsus değildir. Ondan Sevr-Lozan mukayesesi suretiyle
    Lozan'ı temize çıkarmak peşinde olan M. Kemal (Bkz. Nutuk An. 1927 Sh.403-404) ve hatta Lozan başmurahhası İnönü
    (Bkz. İnönü’nün Hatıraları, Ulus gazetesi 24 Temmuz 1968 tarihli nüsha) "Proje" sıfatını kullanarak bahsetmektedirler.
    Operatör Cemil Paşa, Canlı Tarihler II, İstanbul 1945, sayfa 133-134'de
    Feridun Kandemir tarafından kaleme alınan Rauf Bey'in hatıralarına bakarsanız O'nun İngilizler'e Osmanlı Meclis-i Mebusanını bastırmakla iftihar (!) ettiğini görürsünüz!..
    Bkz. İnönü'nün Hatıraları Ulus Gazetesi S. Nisan 1969 tarihli nüsha.
    Bkz. Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım C. 3 sh.1056
    Bkz. Dr. Rıza Nur adı geçen eser sh. 982

    Konu netr0n tarafından (09-06-12 Saat 05:08 AM ) değiştirilmiştir.
    Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yoktur.


  2. #2
    netr0n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-03-12
    Yer
    ίslâறbol
    Mesajlar
    5.562
    Bu yazımı hatırlayan arkadaşlar olacaktır.. Bir çok sitede yayınlanıyormuş.. Araştırma yaparken rastladım..
    Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yoktur.


  3. #3
    fatken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-03-12
    Yer
    İstanbul
    Mesajlar
    6.734
    Netr0n, yazılarının birçok sitede yayınlanıyor olmasına sevindim doğrusu ulaşılabilecek birçok kitleye bu yollardanda olsa bende sevindim. Senin birçok sitedeki yazılarını,araştırmalarını takib ettim evet hatırlıyorum Osmanlı Padişahlarını tanıttığın paylaşımda; hatta forum sorumlusuyla kaynak Osmanlı tarihi demiştin de herifçioğlu illa bi ansiklopedi, kitap veya yazar ismi istemişti deyyus..:017:
    Konu fatken tarafından (04-08-12 Saat 02:20 AM ) değiştirilmiştir.
    “Bir kimse sonsuza dek, herkes ise bir süre kandırılabilir; fakat herkes sonsuza dek kandırılamaz.”

    Abraham Lincoln

  4. #4
    netr0n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-03-12
    Yer
    ίslâறbol
    Mesajlar
    5.562
    Gülüç bir olaydı.. Aslında Osmanlı hazımsızlığı yaşıyordu kendisi.. Osmanlı padişahlarının tamamını biyografileriyle karşısında görünce kaşıntı tutmuş kendisini..
    Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yoktur.


  5. #5
    fatken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-03-12
    Yer
    İstanbul
    Mesajlar
    6.734
    O'nun amacı üzüm yemek değil ıspatlı,delilli tarihi kanıtları görünce başa çıkamayacağını anlayınca yan yollara sapıp bağcıyı dövmeye yelteniyordu onun gibileri çok gördük biz dostum..

    Aklıma gelmişken alçak biriyle yaptığın fikir ve düşünce düellosunda içtiği içki masasını çekip sana gösteriyordu lafı kördöğüşe sürükleyip yan çiziyordu hatırladığım kadarıyle üye yorumlarında galip ilan edilmiştin konu Türksün, değilsin konusuydu herhalde..
    Konu fatken tarafından (04-08-12 Saat 02:32 AM ) değiştirilmiştir.
    “Bir kimse sonsuza dek, herkes ise bir süre kandırılabilir; fakat herkes sonsuza dek kandırılamaz.”

    Abraham Lincoln

  6. #6
    netr0n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-03-12
    Yer
    ίslâறbol
    Mesajlar
    5.562
    İnançları başka olanların tek garantisidir kemalizm.. Eeee inandıkları gibi yaşayamayanlar, yaşadıkları gibi inanırlar..

    Örnek => beton kemal..
    Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yoktur.


  7. #7
    metindemirr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    19-07-13
    Mesajlar
    1
    Doğu perinçek sizin için kaynak olduysa eğer,yakında işçi partisine oy verirsini gibi geliyor bana

    Atatürkle de bu kadar uğraşmayın arkadaşlar.Yalan yanlış,üzerinde oynanmış tarihi bilgilerle insanları Atatürk'e düşman etmek,Atatürk'ün hakkettiği bir davranış değildir.Putlaştırmak'ta Atatürkü sevme konusunda biraz aşırılıktır tabi ama,Atatürke yapılan saldırılardan kimseye fayda gelmez.Sahip olduğumuz misak-ı milliye onun bizlere bıraktığı bir mirastır.Bugün el etek öpmeden,ismi Aliyev Hasanov olan asimile edilmiş ve kilise çanları altında yaşayan p.. bir toplumcuk değilsek,Atatürk'ün dehasındandır.Kişiliği bizi bağlamaz.İsteseydi savaşın ortasında bırakıp kaçardı.Müslümanlara karşı bukadar katı olan bir insan müslümanlar için savaşmazdı.Doğrumu?Alkol içiyormuş diyenler var.Diyipte içenlerde var.Ne olmuş?İçmeyen içmeyecek.Kimsenin kimseyi ve dinini yargılama yetkisi yoktur.Ha birde şunu ifade etmek istiyorum ki;"Müslümanlar neden Atatürk'ü sevmez" sorusu bile insanları kendi aralarında ikiye bölen söylemlerdir.Sizler yazan ve itibar gören insanlarsınız.Yazdıklarınızın baz alındığını düşündüğümüzde böyle hoş olmayan bir amaca,istemeden hizmet etmiş olursunuz.

  8. #8
    netr0n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-03-12
    Yer
    ίslâறbol
    Mesajlar
    5.562
    metindemirr Nickli Üyeden Alıntı
    Doğu perinçek sizin için kaynak olduysa eğer,yakında işçi partisine oy verirsini gibi geliyor bana

    Atatürkle de bu kadar uğraşmayın arkadaşlar.Yalan yanlış,üzerinde oynanmış tarihi bilgilerle insanları Atatürk'e düşman etmek,Atatürk'ün hakkettiği bir davranış değildir.Putlaştırmak'ta Atatürkü sevme konusunda biraz aşırılıktır tabi ama,Atatürke yapılan saldırılardan kimseye fayda gelmez.Sahip olduğumuz misak-ı milliye onun bizlere bıraktığı bir mirastır.Bugün el etek öpmeden,ismi Aliyev Hasanov olan asimile edilmiş ve kilise çanları altında yaşayan p.. bir toplumcuk değilsek,Atatürk'ün dehasındandır.Kişiliği bizi bağlamaz.İsteseydi savaşın ortasında bırakıp kaçardı.Müslümanlara karşı bukadar katı olan bir insan müslümanlar için savaşmazdı.Doğrumu?Alkol içiyormuş diyenler var.Diyipte içenlerde var.Ne olmuş?İçmeyen içmeyecek.Kimsenin kimseyi ve dinini yargılama yetkisi yoktur.Ha birde şunu ifade etmek istiyorum ki;"Müslümanlar neden Atatürk'ü sevmez" sorusu bile insanları kendi aralarında ikiye bölen söylemlerdir.Sizler yazan ve itibar gören insanlarsınız.Yazdıklarınızın baz alındığını düşündüğümüzde böyle hoş olmayan bir amaca,istemeden hizmet etmiş olursunuz.
    Öncelikle hoş geldiniz..

    İşin enteresan tarafı doğu perinçek Mustafa Kemal'i sevmeyen bir insandı.. İnancını öğrendikten sonra saf değiştirdiğini biliyoruz.. Bunların dışında bizim asıl görüşümüz.. O'nun, bunun veya öteki'nin söylediği değildir.. Mustafa Kemal'in kendiside açık açık İslama savaş açtığını belirtiyor.. Cumhuriyet Tarihi bölümümüz kendi açıklamalarıyla dolu.. Hatta Mecliste konuşma yaparken Millet Vekillerinden biri Allah'ı da sultanla beraber tahtından indirdik demiştir ve alkışlanmıştır.. Bunun gibi sayısız örnek ve sayısız vesika ile tartışabiliriz..
    Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yoktur.


  9. #9
    mustafakaplan20 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    11-11-13
    Mesajlar
    2
    Merhaba,

    10 kasım münasebetiyle okulda öğrencilerime 10 dakikalık bir konuşma
    hazırlamak istedim ve internette dolaşayım dedim. birkaç farklı yerde
    yazınıza rastladım ve okudum. Etkilendim doğrusu, sivri, vurucu ve akıcı
    bir yazı olmuş. Naçizane fazla dik olduğunu düşünmekle
    birlikte referans vererek dem vurduğunuz bazı bölümleri okurken "hadi be
    adam sen de" demekten kendimi alamadığım da oldu.

    Hayat görüşünüz bakımından olaya kendi açınızdan bakmanızı normal
    karşılamakla birlikte sözlerinizin bazı yerlerde fazlaca sivri kaçtığını
    düşünmekteyim. Bana göre din insanın ve toplumun afyonudur.. Bir çok zat
    binlerce yıldır kendince değişik inanç sistemleri geliştirdiler. Çeşitli
    yollarla çevrelerinde insanlar topladılar ve mesajlarını yaydılar. Ama şunu
    siz de takdir edersiniz ki Kierkegaardın dediği gibi din sadece bir inanç
    meselesidir, bunu hiç kimse kanıtlayıp tam olarak idrak edemez. Size göre
    işte kanıt dediğiniz şeylere onlarca insan zaten Muhammede kadar çok
    değişik açıklamalar getirdiler bile. Atatürk ise yeni devletin temellerini
    bir inanç sistemi üzerinde değil çağın modası olan milliyetçilik üzerine
    kurdu. Zaten Osmanlı bu sistemler üzerindeki son kozlarını çoktan oynamış ve
    başarısız olmuştu da.

    Demem o ki kendilerini Atatürkçü olarak adlandıranları eleştirirken
    Atatürke biraz fazla dokundurmuşsunuz gibime geldi. "O" nu eleştirmeden
    önce o çağın içinde değerlendirip yorumlamanız, kendi adınıza daha sağlıklı
    tahliller yapmanıza imkan verecektir. Din konusunda bildiğim birşey varsa o
    da hiçbirşey bilmediğimdir. O yüzden size de tavsiyem tarihi konuları
    değerlendirirken daha geniş! ve tarafsız bir açıdan bakmanızdır.

    Saygılar. Her ne işle meşgulseniz, işinizde başarılar.


    Mustafa

  10. #10
    mustafakaplan20 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    11-11-13
    Mesajlar
    2
    CELAL ŞENGÖR HOCA'dan MÜTHİŞ YAZI...

    Türkiye halkı kravat takar, lüks otomobillerde dolaşır, bikinili hatunları sosyetik plajları doldurur veya şehirlerini şekilsiz gökdelenlerle doldurup oraları yaşanmaz hale getirir, ama tüm bu halk zenginiyle fakiriyle, şehirlisiyle köylüsüyle zır cahildir. Kendi tarihinden habersizdir. Aslında ne dilini, ne dinini bilir, ne geleneklerini tanır, ne de toplumsal değerlerinin evriminden haberdardır. Muhteşem Yüzyıl diye televizyonlarda alkışladığı dönemde, devletinde Amerika'dan gelen gümüşün ilk enflâsyonu başlattığını bilmez (çünkü Avrupalı dünyayı keşfederken, muhteşem [!] padişahları hareminde gönül eğlendirmekte, dünyayı öğrenelim diyen Pirî Reis'in kafasını vurdurmaktadır). O Muhteşem (!) yüzyılda Anadolu'da medrese o kadar ayağa düşmüştür ki, öğrenci haydutluğa başlamıştır (buna softa şekâveti denir). Avrupa'da ilk yenilgimizi Muhteşem (!) Süleyman devrinde aldığı> gibi (I.Viyana bozgunu: 1529), Hint Okyanusuna her çıkışımızda mini mini Portekiz'den sopayı yiyip Kızıldeniz'e veya Basra Körfezi'ne tıkılışımız da bu büyük (!) padişah efendimizin devrindedir. Gene onun zamanında dünya keşfedilirken, Hint Okyanusu'na kadırga denen sandallarla açılan ve 1554'te Hindistan'da karaya vuran büyük (!) bir amiralimiz, yürüyerek üç senede Hindistan'dan Edirne'ye gelmiş ve meşhur bir kitap (Mirât-ül Memâlik) yazmıştı. El alemin dünyayı öğrendiği bu dönemde Seydî Ali Reis gazel söyleyip, eğlence partilerini anlatmaktan başka tek bir detaylı coğrafya bilgisi toplamayı gerekli bulmamıştı. Büyük (!) Sultanımız Süleyman'ın Fransa kralı I. François'yı hapisten bir mektupla kurtardığını okurduk mektepte. O François'nın kurduğu Collège de France bugün dünyanın en önemli araştırma kurumlarından biridir. Bizimkinin hangi kurumu ayakta kaldı? Hangi kurumunun insanlığa beş paralık bir faydası oldu? Tek becerdiği kalıcı şey, aklı başında öz oğlu Şehzade Mustafa'yı Hürrem uğruna katlettirip, devleti bir ayyaşa teslim ederek halkının geleceğini karartmak oldu. Artık yeter! Bu ve benzeri rezillikleri yalanlarla bezeyip yücelten, buna karşılık bize bütün dünyada saygınlık kazandıran, aklımızı kullanıp onurlu insanlar olmamızı sağlayan Atatürk'ü aşağılayan âlim pozlu, ukala tavırlı zır cahilleri her gün halkın karşısına diken televizyon kanallarından ve gazetelerden gına geldi. Yükselen ahlaksızlık grafiğimiz kimin eseridir sanıyorsunuz? Cehalet tüm fenalıkların anasıdır. Biz de o anayı besleyip duruyor, onun tosuncuklarına oylar veriyoruz. Artık yeter! Memleketimde her elimi attığım yerde cehalet çirkefine bulaşmaktan bıktım.
    Prof.Dr. Celal Şengör, Bilim Teknoloji

Sayfa 1/2 12 SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Vahdettin Ataturk'u neden Anadolu'ya gonderdi
    By Esmerhan in forum Sinan Meydan
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-14-13, 09:00 PM
  2. Müslümanlar Şeytan Taşlıyorlar
    By fatken in forum Müzik-Mizah-Eğlence
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11-29-12, 03:05 AM
  3. Article: Müslümanlar Atatürk’ü Neden Sevmez.
    By netr0n in forum Genel Kültür
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08-08-12, 07:55 AM
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08-06-12, 08:10 PM
  5. Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 06-08-12, 01:22 PM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121